Hayat, akıp gidiyor. Değil. Biz akıp gidiyoruz. Hayat bir tren ve biz bir istasyon değiliz. Biz treniz ve hayat sonsuz duraklardan oluşuyor. Eh, biz olmasak hayat da olmazdı değil mi? Hayata karşı bile elimiz ne kadar güçlü görüyor musun?
İçinden geldiği gibi, bir macera gibi ak. Her anı ilginç kılmak bizim elimizde. Yaratıcıyız, tanrıyız biz. Hayatımızı yaratıyoruz. Hayatımız boyunca ulaşabileceğimiz tepeler var, ve belki de bir tane çok özel en son tepe var. Tepelere ulaşmak için yolda bir çok macera yaşamak istemez misin? Acılarla dolu, zevklerle dolu, olasılıklarla dolu, türlü türlü şey. Kimi çok sıkıcı. Kimi yürek burkan, kimi özgüven sarsan, kimi göklere çıkaran, eğlendiren, kimi orgazmik, kimi dramatik. Her şeyle dolu olsun istemez misin? Yaşa o zaman. Yarat o zaman. Tanrı seni dünyaya bu vücutla, bu şartların içine gönderdi. Dedi ki: "Başlangıç noktan ve elindeki araçların bunlar, hayalgücün tek sınırın ama her istediğinin olacağını sanma. Bu bir film, bir masal değil, gerçek hayat. O yüzden bu kadar güzel. Ve, eğer her istediğinin olmayacağını kabul ederek yine de olasılıklardan korkmayarak sonuçları düşünmeyerek cesurca, bonkörce, heyecanla, mutlulukla yaşarsan o tepeye vardığında çok memnun olucaksın. Tepede durduğunda o tepeye nasıl geldiğini bileceksin. Ve bir gün diyecek ki: "Sen, çok rahat yaşamış, risksiz ama korkak ve çaresiz yaşamış insanların durduğundan çok daha yüksek bir tepeye çıktın. Yaşadığın, içinden geçtiğin her şey senin yukarı doğru adımlarındı. Bazen ayağın kaydı ve sen buna güldün, bazen bileğin burkuldu ağladın ama her taşı, her gediği, her zorluğu, ve her çiçeği, her kuşu, yolda sana arkadaşlık eden her insanı sevdin, senin yolun gerçeğin yoluydu. Kendini tanımak için fırsatları değerlendirdin, tanrıyı tanımak istedin. Şimdi o tepede neden durduğunu, oraya nasıl geldiğini biliyorsun. Sen kendini biliyorsun. Hoşgeldin."
Haziran 23, 2010
Haziran 04, 2010
Mesafe: Ölüm Yıldızı'nın sesi uzaktan hoş gelir
Çok güzel şeyler -Açıklama: çok güzel demek; gözüme, kulağıma, burnuma, dilime, elime verdiği görüntü, ses, koku, tat, his hoş, enfes, tatlı, cici, parlak, kaymak gibi demek. Çok güzel şeylere örnekler: balık ağ çoraplı bacak (göz), moonlight sonata (kulak), nescafe (burun), tereyağlı ballı ekmek (dil), sıcak veya soğuk su (el).- vardır. Çok güzel şeyler. Güzel şeylerin güzel olmasını sağlayan bizim onlarda bulduğumuz güzelliklerdir, anlamdır. Dırlı zamanla konuşuyorum ukala buldum kendimi ama öyle yazmasam türk dili ve edebiyatına aykırı olucak, cümle düşücek nakavt ile. Bu maçı kazanmalıyım... Onların doğası bambaşkadır, bizim onlara olan sevgimiz başka bişey. nesne ile aşk farklıdır, aşık ile aşk farklıdır. ama aşık ile aşık olunan, romeo ve cülyet farklı değildir. Onlar tek vücut olurlar, aşkı yaşarlar. Ama ne olur? Romeo ile cülyet bi araya geldiklerinde intihar ederler. Bu trajik dramatik kötü bi tesadüf değildir, kaçınılmaz sondur. Bunu anlatıcam şimdi.
Güneş. İnsaoğlunun ilk taptığı şey. Buğdayları büyüten, ekmek yapan yani karnımızı doyurur. Bu sosyo-ekonomik ve önemli boyutunu bir yana bırakıp daha şiirsel ve romantik yanlarına bakıcak olursak, Güneş etrafa ışıklar saçarak görmemizi sağlar en başta, yarasalar gibi etrafta çığlıklar atarak ilerlemeye çalışmıyoruz. Ters-ışık tekniğiyle silüet fotoğrafları çekmemize müsade eder, gündoğumu ve günbatımı gibi mucizevi iki olayı görmemize olanak sağlar, güneş şemsiyesi taşımak gibi ironik davranışlara yol açar, fotosentez (çevreye duyarlı olup hepimiz bunu yapmalıyız) gibi teknolojik bir durumu dandik ve aptal bitkilerin bünyesinde vuku buldurur, karnımız doyar, gözümüze girince hapşırtır, uykunu getirir siestatik varlık oluruz, texas'ın 'sunny came home' şarkısı güzeldir. Güneş güzeldir kısacası. Diğer yandan tehlikelidir. Osurursa (güneş patlaması olursa) tv-radyo-ceptel yayınlarını parazitlendirir, ozon delinirse kanser eder, küresel ısıtır yanarsın iklimin değişir, fokların keyfi kaçar (döve döve öldürmen yetmezmiş gibi). Yaşamak için ona belli bir mesafede durmak gerek. Çok yakın durursan terlersin, su buhardır, eğer şanslıysa o da. Çok uzak durursan üşürsün, su buz olur, eğer varsa o da. Ama yakın ve uzak durursan, o zaman üstünde hayat belirir, Dünya olursun. 3. gezegen olabilen bazen terler bazen üşür, ama suyu bulabilir her zaman.
Ay. Gecenin güneşi aydır. Daha farklı tabi. Güneş doğar ve batar, ama ayın ne zaman çıkacağını ne zaman gideceğini bilmeyiz. Onu bazen en karanlık gecede göremezsin, bazen güpegündüz güneşin biraz uzağında görürsün. Bazen bi kenarını gösterir erotik bi halde, bazen yusyuvarlak pasparlak edepsizce teşhir eder kendini. Hilal gibi çok güzel bir ismi olur bazı hallerinin. Mehtap da kadın ismi olarak kullanılır mesela. Ayın güzelliğinden gelir bu. Aydede vardır çocukların sevgilisi (müthiş abarttım). Ama çok yaklaşırsa dünyaya, gel-git olur. Ay fazla yaklaştığında dünyadaki her şeyi kendine çekmeye çalışır, bencilleşir yani. Sahiplenmeye çalışır. Dünya katı şeyleri tutabilir ama suyu tutamaz. Ayın istekleri onu yoketmez, ama çok üzülür ve gözyaşlarını tutamaz. Ne zaman sevgilisi ağlasa, ay ondan uzaklaşır pişmanlıkla ve bu böyle sürer gider.
Güneşe yakından bak, onyüzbinmilyon derece sıcaklığında kocaman radyoaktif bir toptur.
Aya yakından bak, çok uğraşma, teleskopla evinin camından bak yeter, veya bi belgesel izle, gri ıssız delik deşik bir taş çöldür.
O kadar yakına girdin ki ayın bütününü göremiyorsun, onun su üstündeki yansımasını kaçırıyorsun. Güneşe o kadar yaklaştın ki yakıcı alevlerinden onun içini ısıtan şefkatini hissedemiyorsun. Her şeye belli bir mesafe bırakmak gerek, güzelliğini görebilmek için. Gece olmalı, ayı görmeli ki, güneşi özleyesin. Gündüz olmalı ki, ay aklına gelsin, tamamiyle.
Nefes veresin ki, tekrar alabilesin. Sevgiyle dol, sonra boşal ki, tekrar sevebil.
Güneş. İnsaoğlunun ilk taptığı şey. Buğdayları büyüten, ekmek yapan yani karnımızı doyurur. Bu sosyo-ekonomik ve önemli boyutunu bir yana bırakıp daha şiirsel ve romantik yanlarına bakıcak olursak, Güneş etrafa ışıklar saçarak görmemizi sağlar en başta, yarasalar gibi etrafta çığlıklar atarak ilerlemeye çalışmıyoruz. Ters-ışık tekniğiyle silüet fotoğrafları çekmemize müsade eder, gündoğumu ve günbatımı gibi mucizevi iki olayı görmemize olanak sağlar, güneş şemsiyesi taşımak gibi ironik davranışlara yol açar, fotosentez (çevreye duyarlı olup hepimiz bunu yapmalıyız) gibi teknolojik bir durumu dandik ve aptal bitkilerin bünyesinde vuku buldurur, karnımız doyar, gözümüze girince hapşırtır, uykunu getirir siestatik varlık oluruz, texas'ın 'sunny came home' şarkısı güzeldir. Güneş güzeldir kısacası. Diğer yandan tehlikelidir. Osurursa (güneş patlaması olursa) tv-radyo-ceptel yayınlarını parazitlendirir, ozon delinirse kanser eder, küresel ısıtır yanarsın iklimin değişir, fokların keyfi kaçar (döve döve öldürmen yetmezmiş gibi). Yaşamak için ona belli bir mesafede durmak gerek. Çok yakın durursan terlersin, su buhardır, eğer şanslıysa o da. Çok uzak durursan üşürsün, su buz olur, eğer varsa o da. Ama yakın ve uzak durursan, o zaman üstünde hayat belirir, Dünya olursun. 3. gezegen olabilen bazen terler bazen üşür, ama suyu bulabilir her zaman.
Ay. Gecenin güneşi aydır. Daha farklı tabi. Güneş doğar ve batar, ama ayın ne zaman çıkacağını ne zaman gideceğini bilmeyiz. Onu bazen en karanlık gecede göremezsin, bazen güpegündüz güneşin biraz uzağında görürsün. Bazen bi kenarını gösterir erotik bi halde, bazen yusyuvarlak pasparlak edepsizce teşhir eder kendini. Hilal gibi çok güzel bir ismi olur bazı hallerinin. Mehtap da kadın ismi olarak kullanılır mesela. Ayın güzelliğinden gelir bu. Aydede vardır çocukların sevgilisi (müthiş abarttım). Ama çok yaklaşırsa dünyaya, gel-git olur. Ay fazla yaklaştığında dünyadaki her şeyi kendine çekmeye çalışır, bencilleşir yani. Sahiplenmeye çalışır. Dünya katı şeyleri tutabilir ama suyu tutamaz. Ayın istekleri onu yoketmez, ama çok üzülür ve gözyaşlarını tutamaz. Ne zaman sevgilisi ağlasa, ay ondan uzaklaşır pişmanlıkla ve bu böyle sürer gider.
Güneşe yakından bak, onyüzbinmilyon derece sıcaklığında kocaman radyoaktif bir toptur.
Aya yakından bak, çok uğraşma, teleskopla evinin camından bak yeter, veya bi belgesel izle, gri ıssız delik deşik bir taş çöldür.
O kadar yakına girdin ki ayın bütününü göremiyorsun, onun su üstündeki yansımasını kaçırıyorsun. Güneşe o kadar yaklaştın ki yakıcı alevlerinden onun içini ısıtan şefkatini hissedemiyorsun. Her şeye belli bir mesafe bırakmak gerek, güzelliğini görebilmek için. Gece olmalı, ayı görmeli ki, güneşi özleyesin. Gündüz olmalı ki, ay aklına gelsin, tamamiyle.
Nefes veresin ki, tekrar alabilesin. Sevgiyle dol, sonra boşal ki, tekrar sevebil.
Haziran 03, 2010
Biyoloji dersinde anlatılmayanlar...
Bir insan, çarpı 6 milyar, işte hayat o kadar ilginç olabiliyor.
Gaziantep otogarında bankta oturup otobüsün kalkmasını beklerken gözüme garip uçan bazı böcekler çarptı. Önümdeki çimenlerden böcekler havalanıyordu, uçuşları sanki, şey gibi, olabilir mi? Yakından baktım ve evet, prenses karıncalar, birinin söylediği şekilde: orospu karıncalar. Ben prenses karınca diyorum çünkü içlerinden biri kraliçe karınca olacak. Bu kanatlı, özel ve farklı karıncalar yaz başında yukarı çıkıyorlar, kanatlı erkek ve dişi karıncalar havada yükseliyor ve çiftleşiyorlar. Her koloninin yılda bir defa yaşadığı olay sırasında ordaydım. Bir çok karıncanın belirli görevleri var, savaşmak örneğin! Ya da yemek aramak. Off ama sıkıcı değil mi? Bazı karıncalar ise uçmak, göğe yükselmek, özgür olmak için yaratılmış. Bazı insanlar da sadece çalışmak ve yiyecek bulmak, yemek ve yine çalışmak için yaratılmış sanki. Bazı özel insanlar ise daha farklı yaşıyorlar. Yükselmek için kanatlar çıkarıyorlar, yükselmeye cesaret ediyorlar. Gökte özgür ama tek başına uçmak için, koloninin o vıcık vıcık karıncayla dolu tünellerini terkediyorlar, bildik ve güvenli ama karanlık koridorları ve diğer karıncaları bırakıp bilinmeyen bir yere doğru yolculuğa başlıyorlar. Yukarıda çiftleşiyorlar. Belki ruh eşlerini buluyorlar, belki en çekici gelen karıncayı arzuluyorlardır. Ama bir şey kesin ki, onlar kanatlarını büyütmeye başladıklarında diğer karıncalar tarafından farklı olarak sınıflandırıldıklarında artık orada daha fazla barınamazlar. Yuvadan atılacaklar. Kanatları olanlar dışarı! Ama uçması ona kalmış, istersen bütün gün gez etrafta. Fakat, erkek olanlar bize de ömrümüzün kısalığını hatırlatırcasına sadece bir gün yaşıyorlar. O günü kanatlarını kullanarak ve amacını gerçekleştirerek de geçirebilirsin, çekinip yerde taşları inceleyerek de... Yuvadan kovulan farklı karıncalar, yerden ayaklarını kesebilen ve sevişip geri dönenler, kraliyete "kraliçe" olarak kabul ediliyor. Kendi krallığımızda kral ve kraliçe olabilmek, diğer krallıkları hedeflemekten çok daha anlamlıdır bence. Yuvadan çıkalım, uçalım, aşkı bulalım, ve yuvamıza dönelim. İçimizdeki evimize, kendimize, benliğimize, hakeden, asil, özgür krallar ve kraliçeler olarak.
Gaziantep otogarında bankta oturup otobüsün kalkmasını beklerken gözüme garip uçan bazı böcekler çarptı. Önümdeki çimenlerden böcekler havalanıyordu, uçuşları sanki, şey gibi, olabilir mi? Yakından baktım ve evet, prenses karıncalar, birinin söylediği şekilde: orospu karıncalar. Ben prenses karınca diyorum çünkü içlerinden biri kraliçe karınca olacak. Bu kanatlı, özel ve farklı karıncalar yaz başında yukarı çıkıyorlar, kanatlı erkek ve dişi karıncalar havada yükseliyor ve çiftleşiyorlar. Her koloninin yılda bir defa yaşadığı olay sırasında ordaydım. Bir çok karıncanın belirli görevleri var, savaşmak örneğin! Ya da yemek aramak. Off ama sıkıcı değil mi? Bazı karıncalar ise uçmak, göğe yükselmek, özgür olmak için yaratılmış. Bazı insanlar da sadece çalışmak ve yiyecek bulmak, yemek ve yine çalışmak için yaratılmış sanki. Bazı özel insanlar ise daha farklı yaşıyorlar. Yükselmek için kanatlar çıkarıyorlar, yükselmeye cesaret ediyorlar. Gökte özgür ama tek başına uçmak için, koloninin o vıcık vıcık karıncayla dolu tünellerini terkediyorlar, bildik ve güvenli ama karanlık koridorları ve diğer karıncaları bırakıp bilinmeyen bir yere doğru yolculuğa başlıyorlar. Yukarıda çiftleşiyorlar. Belki ruh eşlerini buluyorlar, belki en çekici gelen karıncayı arzuluyorlardır. Ama bir şey kesin ki, onlar kanatlarını büyütmeye başladıklarında diğer karıncalar tarafından farklı olarak sınıflandırıldıklarında artık orada daha fazla barınamazlar. Yuvadan atılacaklar. Kanatları olanlar dışarı! Ama uçması ona kalmış, istersen bütün gün gez etrafta. Fakat, erkek olanlar bize de ömrümüzün kısalığını hatırlatırcasına sadece bir gün yaşıyorlar. O günü kanatlarını kullanarak ve amacını gerçekleştirerek de geçirebilirsin, çekinip yerde taşları inceleyerek de... Yuvadan kovulan farklı karıncalar, yerden ayaklarını kesebilen ve sevişip geri dönenler, kraliyete "kraliçe" olarak kabul ediliyor. Kendi krallığımızda kral ve kraliçe olabilmek, diğer krallıkları hedeflemekten çok daha anlamlıdır bence. Yuvadan çıkalım, uçalım, aşkı bulalım, ve yuvamıza dönelim. İçimizdeki evimize, kendimize, benliğimize, hakeden, asil, özgür krallar ve kraliçeler olarak.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
