Kasım 15, 2010

The Fisherman

We are left with our memories,

Electric moments in our brains,

Waves, slaves to the wind,

We don't know when they rise, nor do they,

A fisherman dangles his hook and angles a fish out of the sea,

Oh fisherman, tangles my sentiments like a fish out of the sea,

As much as I miss the fish,

I wish the fisherman missed the fish,

But not to blame,

Cause this is the game,

Of which one of its rules is,

To play,

As simple as it sounds, it is not,

I live by, they people fade,

I say goodbye, 

And it is sad,

That it is only the air,

What is moved,

When I waved,

Everything else stays the same,

Nothing magical or hopeful is to be,

Long as they are absent,

Takes only an electric moment,

For the wind to herd the waves to the shore,

And the tide is high again, as something in my throat,

Hard to swallow, hard not to swallow,

Much as I don't blame the fisherman,

I am neither able nor willing to halt those moments,

I know anyway,

He will bring the fishes out,

of my ocean of my memories,

I am moved,

My soul sheds drops of tears,

That's when I remembered,

When I waved.

Kasım 10, 2010

Yazmak














Beyaz bir kağıt üzerine kaleminizden mürekkebi akıtmaya başladığınız anda bir dünya yaratmaya başlarsınız. Bu dünya gerçek olur ve kimse onun varolduğunu reddedemez, çünkü orada, kağıdın üstünde duruyordur. Bir zamanlar dünyanın dümdüz olduğunu düşünen insanlar, düz bir kağıt üstündeki sizin dünyanızın varlığına inanmazlarsa nankörlük etmiş olurlardı zaten. Kitabı açıp ilk sayfasını okumaya başladığında kâinatı yaratan büyük patlama meydana gelir. Artık sayfalar uzay boşluğu, cümleler kozmik olaylar ve paragraflar gezegenlerdir. Gözler kelimeler üstünde ilerledikçe ırmaklar, ovalar, dağlar zihinde mucizevi bir hızla oluşmaya başlar. Irmağın şırıltısını, ovada otlayan koyunların melemelerini, dağın tepelerindeki karın soğukluğunu, karakterlerin ıstırabını, öfkesini, tesellilerini duyduktan sonra isterse günah işlemiş gibi sertçe kapağını kapatıp masanın üstüne koysun ve şeytan icadından kaçar gibi gerileyip kurttan kaçan tavşan gibi nefesinin sakinleşmesini beklesin, sonra isterse kitabı yaksın. O insan yaşadıkça o dünya da onunla varolmaya devam edecek. Hatta belki ondan sonra da. Cennet ve Cehennem de böyle yaratılmamışlar mıydı?

Ekim 21, 2010

Tartılma Sanatı: Basküle gerçek kilonuzla çıkın

Lütfen, in aşağı. Yanlış yapıyosun. Gerçek kilonu gördüğünü sanma. Şimdi sana tartılmadan önce ve tartılırken neler yapman gerektiğini anlatıcam. Tartılmanın zamanı, sabahtır. Kalk, yüzünü yıka, tuvaletini yap veee... hayır, daha değil. Önce sevdiğin bişey giy, mesela güzel bi takım elbise veya rahat bi kapşonlu svetşört ve eşofman altı. Saçlarını biraz düzelt, belki makyaj. Git ve okul çantanı, çalışıyorsan işle ilgili bikaç evrak al ve aynanın karşısına geç. Kendine bak. Benimel birlikte tekrar et: "Ben aldığım eğitim değilim, ben mesleğim değilim, ben kıyafetlerim değilim, ben hatalarım veya başarılarım değilim." Üstündeki her şeyi çıkar, anadan sonraki dogma'yı bırakmak ve tekrar anadan doğma olmak üzeresin. Şimdi, geçmişte olan tüm pişmanlıklarını bırak, olan oldu. Gelecekle ilgili tüm planlarını bir anlığına bırak, endişeler kadar umutları da bırak ama. Olacak, olacak. Aklını kurcalayan tüm anlaşmazlıkları unut, umursama. Seni üzen, yaralayan, sinir eden tüm insanlar, boşver onları. Gözünde şunu canlandır: Keskin bir jilet alıp bileklerini kesiyorsun, sanki gerçek ağırlığına kanın dahil değilmiş gibi. Ölü bedenin baskülün üstüne yığılıyor. Onu tartmanın ne faydası kaldı şimdi? Sen sana en yakın şey olan, bedenin de değilsin. Bedeninden de vazgeç o zaman ha? Şimdi kafa yorduğun her şeyin bir gün geride kalacağını hatırladığımız şu an, hayatın bir yolculuk olduğunu ve sahip olduğumuz tüm bagajların vasıtadan indiğimizde kaybolacağını ve kayıp eşya bürosu diye başvurabileceğimiz bir yer olmadığını farkedince hissettiğimiz bu ağırlıksızlıkla çıkıyoruz basküle, mümkünse yeni yağmur yağmış toprağa basar gibi, hafifçe, hevesle.

Ekim 20, 2010

Burak'ın plansız şehri

İnsanlarla ilişkilerim, mimari bir düzeyde varoluyor. Yakın olduğum insanlar için bir ev yapıyorum ve birlikte olmak için o eve gidiyoruz. Bekar bi erkeğin aşk hayatı gibi geliyor olabilir kulağa ama demek istediğim mecazi bir şey. Ne zaman sevdiğim bir arkadaşım ile görüşsem nerde olursak olalım aslında ona özel olan evin içindeyiz. Eğer üç kişiysek, ya 3ümüze ait bir evdeyizdir ya da eğer öyle bir ev inşa etmediysem gerçekten o an nerde isek oradayızdır. Bazı evler var, yıllardır hiç kullanılmadan duruyorlar, çünkü uzun zamandır görüşmediğim bi arkadaşımla bana aittir ama o ev hala duruyordur. Bazı insanlar var, aynı evin içinde olabiliriz ama bir evimiz olmayabilir. Yaptığım evler çok sağlam oluyor, hikayedeki gibi kötü kalpli kurdun gelip üfleyip püfleyip domuzcukların evini yıktığı gibi yıkılmazlar. Fakat, eğer yıkılmaları gerekirse, görevliler gelip bir kağıt imzalatıp o evin yerine daha iyi bir ev teklif etmezler. Tek başıma usulca dışarı çıkar kapıyı arkamdan kapatırım, ben uzaklaşırken evin önce boyaları rüzgarda uçup gider, sonra tuğlaları tek tek düşer ve bu yıkım çok sakin ama melankolik bi şekilde gerçekleşir. Bugün bir ev yıktım. Olmayan ülkemin nüfusu bir kişi azaldı. Hayat nasılsa, öyle.

Haziran 23, 2010

Yaşamın yanlarından birisi

Hayat, akıp gidiyor. Değil. Biz akıp gidiyoruz. Hayat bir tren ve biz bir istasyon değiliz. Biz treniz ve hayat sonsuz duraklardan oluşuyor. Eh, biz olmasak hayat da olmazdı değil mi? Hayata karşı bile elimiz ne kadar güçlü görüyor musun?


İçinden geldiği gibi, bir macera gibi ak. Her anı ilginç kılmak bizim elimizde. Yaratıcıyız, tanrıyız biz. Hayatımızı yaratıyoruz. Hayatımız boyunca ulaşabileceğimiz tepeler var, ve belki de bir tane çok özel en son tepe var. Tepelere ulaşmak için yolda bir çok macera yaşamak istemez misin? Acılarla dolu, zevklerle dolu, olasılıklarla dolu, türlü türlü şey. Kimi çok sıkıcı. Kimi yürek burkan, kimi özgüven sarsan, kimi göklere çıkaran, eğlendiren, kimi orgazmik, kimi dramatik. Her şeyle dolu olsun istemez misin? Yaşa o zaman. Yarat o zaman. Tanrı seni dünyaya bu vücutla, bu şartların içine gönderdi. Dedi ki: "Başlangıç noktan ve elindeki araçların bunlar, hayalgücün tek sınırın ama her istediğinin olacağını sanma. Bu bir film, bir masal değil, gerçek hayat. O yüzden bu kadar güzel. Ve, eğer her istediğinin olmayacağını kabul ederek yine de olasılıklardan korkmayarak sonuçları düşünmeyerek cesurca, bonkörce, heyecanla, mutlulukla yaşarsan o tepeye vardığında çok memnun olucaksın. Tepede durduğunda o tepeye nasıl geldiğini bileceksin. Ve bir gün diyecek ki: "Sen, çok rahat yaşamış, risksiz ama korkak ve çaresiz yaşamış insanların durduğundan çok daha yüksek bir tepeye çıktın. Yaşadığın, içinden geçtiğin her şey senin yukarı doğru adımlarındı. Bazen ayağın kaydı ve sen buna güldün, bazen bileğin burkuldu ağladın ama her taşı, her gediği, her zorluğu, ve her çiçeği, her kuşu, yolda sana arkadaşlık eden her insanı sevdin, senin yolun gerçeğin yoluydu. Kendini tanımak için fırsatları değerlendirdin, tanrıyı tanımak istedin. Şimdi o tepede neden durduğunu, oraya nasıl geldiğini biliyorsun. Sen kendini biliyorsun. Hoşgeldin."

Haziran 04, 2010

Mesafe: Ölüm Yıldızı'nın sesi uzaktan hoş gelir

Çok güzel şeyler -Açıklama: çok güzel demek; gözüme, kulağıma, burnuma, dilime, elime verdiği görüntü, ses, koku, tat, his hoş, enfes, tatlı, cici, parlak, kaymak gibi demek. Çok güzel şeylere örnekler: balık ağ çoraplı bacak (göz), moonlight sonata (kulak), nescafe (burun), tereyağlı ballı ekmek (dil), sıcak veya soğuk su (el).- vardır. Çok güzel şeyler. Güzel şeylerin güzel olmasını sağlayan bizim onlarda bulduğumuz güzelliklerdir, anlamdır. Dırlı zamanla konuşuyorum ukala buldum kendimi ama öyle yazmasam türk dili ve edebiyatına aykırı olucak, cümle düşücek nakavt ile. Bu maçı kazanmalıyım... Onların doğası bambaşkadır, bizim onlara olan sevgimiz başka bişey. nesne ile aşk farklıdır, aşık ile aşk farklıdır. ama aşık ile aşık olunan, romeo ve cülyet farklı değildir. Onlar tek vücut olurlar, aşkı yaşarlar. Ama ne olur? Romeo ile cülyet bi araya geldiklerinde intihar ederler. Bu trajik dramatik kötü bi tesadüf değildir, kaçınılmaz sondur. Bunu anlatıcam şimdi.

Güneş. İnsaoğlunun ilk taptığı şey. Buğdayları büyüten, ekmek yapan yani karnımızı doyurur. Bu sosyo-ekonomik ve önemli boyutunu bir yana bırakıp daha şiirsel ve romantik yanlarına bakıcak olursak, Güneş etrafa ışıklar saçarak görmemizi sağlar en başta, yarasalar gibi etrafta çığlıklar atarak ilerlemeye çalışmıyoruz. Ters-ışık tekniğiyle silüet fotoğrafları çekmemize müsade eder, gündoğumu ve günbatımı gibi mucizevi iki olayı görmemize olanak sağlar, güneş şemsiyesi taşımak gibi ironik davranışlara yol açar, fotosentez (çevreye duyarlı olup hepimiz bunu yapmalıyız) gibi teknolojik bir durumu dandik ve aptal bitkilerin bünyesinde vuku buldurur, karnımız doyar, gözümüze girince hapşırtır, uykunu getirir siestatik varlık oluruz, texas'ın 'sunny came home' şarkısı güzeldir. Güneş güzeldir kısacası. Diğer yandan tehlikelidir. Osurursa (güneş patlaması olursa) tv-radyo-ceptel yayınlarını parazitlendirir, ozon delinirse kanser eder, küresel ısıtır yanarsın iklimin değişir, fokların keyfi kaçar (döve döve öldürmen yetmezmiş gibi). Yaşamak için ona belli bir mesafede durmak gerek. Çok yakın durursan terlersin, su buhardır, eğer şanslıysa o da. Çok uzak durursan üşürsün, su buz olur, eğer varsa o da. Ama yakın ve uzak durursan, o zaman üstünde hayat belirir, Dünya olursun. 3. gezegen olabilen bazen terler bazen üşür, ama suyu bulabilir her zaman.

Ay. Gecenin güneşi aydır. Daha farklı tabi. Güneş doğar ve batar, ama ayın ne zaman çıkacağını ne zaman gideceğini bilmeyiz. Onu bazen en karanlık gecede göremezsin, bazen güpegündüz güneşin biraz uzağında görürsün. Bazen bi kenarını gösterir erotik bi halde, bazen yusyuvarlak pasparlak edepsizce teşhir eder kendini. Hilal gibi çok güzel bir ismi olur bazı hallerinin. Mehtap da kadın ismi olarak kullanılır mesela. Ayın güzelliğinden gelir bu. Aydede vardır çocukların sevgilisi (müthiş abarttım). Ama çok yaklaşırsa dünyaya, gel-git olur. Ay fazla yaklaştığında dünyadaki her şeyi kendine çekmeye çalışır, bencilleşir yani. Sahiplenmeye çalışır. Dünya katı şeyleri tutabilir ama suyu tutamaz. Ayın istekleri onu yoketmez, ama çok üzülür ve gözyaşlarını tutamaz. Ne zaman sevgilisi ağlasa, ay ondan uzaklaşır pişmanlıkla ve bu böyle sürer gider.

Güneşe yakından bak, onyüzbinmilyon derece sıcaklığında kocaman radyoaktif bir toptur.
Aya yakından bak, çok uğraşma, teleskopla evinin camından bak yeter, veya bi belgesel izle, gri ıssız delik deşik bir taş çöldür.

O kadar yakına girdin ki ayın bütününü göremiyorsun, onun su üstündeki yansımasını kaçırıyorsun. Güneşe o kadar yaklaştın ki yakıcı alevlerinden onun içini ısıtan şefkatini hissedemiyorsun. Her şeye belli bir mesafe bırakmak gerek, güzelliğini görebilmek için. Gece olmalı, ayı görmeli ki, güneşi özleyesin. Gündüz olmalı ki, ay aklına gelsin, tamamiyle.

Nefes veresin ki, tekrar alabilesin. Sevgiyle dol, sonra boşal ki, tekrar sevebil.

Haziran 03, 2010

Biyoloji dersinde anlatılmayanlar...

Bir insan, çarpı 6 milyar, işte hayat o kadar ilginç olabiliyor.

Gaziantep otogarında bankta oturup otobüsün kalkmasını beklerken gözüme garip uçan bazı böcekler çarptı. Önümdeki çimenlerden böcekler havalanıyordu, uçuşları sanki, şey gibi, olabilir mi? Yakından baktım ve evet, prenses karıncalar, birinin söylediği şekilde: orospu karıncalar. Ben prenses karınca diyorum çünkü içlerinden biri kraliçe karınca olacak. Bu kanatlı, özel ve farklı karıncalar yaz başında yukarı çıkıyorlar, kanatlı erkek ve dişi karıncalar havada yükseliyor ve çiftleşiyorlar. Her koloninin yılda bir defa yaşadığı olay sırasında ordaydım. Bir çok karıncanın belirli görevleri var, savaşmak örneğin! Ya da yemek aramak. Off ama sıkıcı değil mi? Bazı karıncalar ise uçmak, göğe yükselmek, özgür olmak için yaratılmış. Bazı insanlar da sadece çalışmak ve yiyecek bulmak, yemek ve yine çalışmak için yaratılmış sanki. Bazı özel insanlar ise daha farklı yaşıyorlar. Yükselmek için kanatlar çıkarıyorlar, yükselmeye cesaret ediyorlar. Gökte özgür ama tek başına uçmak için, koloninin o vıcık vıcık karıncayla dolu tünellerini terkediyorlar, bildik ve güvenli ama karanlık koridorları ve diğer karıncaları bırakıp bilinmeyen bir yere doğru yolculuğa başlıyorlar. Yukarıda çiftleşiyorlar. Belki ruh eşlerini buluyorlar, belki en çekici gelen karıncayı arzuluyorlardır. Ama bir şey kesin ki, onlar kanatlarını büyütmeye başladıklarında diğer karıncalar tarafından farklı olarak sınıflandırıldıklarında artık orada daha fazla barınamazlar. Yuvadan atılacaklar. Kanatları olanlar dışarı! Ama uçması ona kalmış, istersen bütün gün gez etrafta. Fakat, erkek olanlar bize de ömrümüzün kısalığını hatırlatırcasına sadece bir gün yaşıyorlar. O günü kanatlarını kullanarak ve amacını gerçekleştirerek de geçirebilirsin, çekinip yerde taşları inceleyerek de... Yuvadan kovulan farklı karıncalar, yerden ayaklarını kesebilen ve sevişip geri dönenler, kraliyete "kraliçe" olarak kabul ediliyor. Kendi krallığımızda kral ve kraliçe olabilmek, diğer krallıkları hedeflemekten çok daha anlamlıdır bence. Yuvadan çıkalım, uçalım, aşkı bulalım, ve yuvamıza dönelim. İçimizdeki evimize, kendimize, benliğimize, hakeden, asil, özgür krallar ve kraliçeler olarak.